Mirc Sohbet Chat TurkChat

mirc

Suan Sohbet Chat Mirc Sitesinin ‘Hikayeler’ Kategorisindesiniz

Dolmus Hikaye

Perşembe, Ocak 8th, 2009

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.
Yanına sokularak:
- Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle:
- Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. Hastahane tarafına gidecek bir araba arıyorum.
- Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.
Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.
- Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.
Saatime baktıktan sonra:
- 20 dakikanız var, dedim. Hastahane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.
Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.
içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:
- İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?
Ön koltukta oturanı:
- Hak istiyorsan Hakkâri’ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.
Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.
Sakinleşmeye çalışarak:
- Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastahaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp:
- Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastahaneye uçuverir.
Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.
5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastahanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı
Şoför:
- Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.
Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:
- Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.
Heyecanla:
- Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?
- Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastahaneye kaldırmışlar.
Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla birşeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.
Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:
- Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye’nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.

Hotel California

Perşembe, Ocak 8th, 2009

Sanırım herkes Hotel California şarkısını biliyordur. Fakat o şarkının birde hikayesi olduğunu biliyor musunuz? Neyse…
Sene 1969 iki tane genç California otelinde tanışırlar ve burada güzel vakit geçirirler. Kısa sürede birbirlerine kapılırlar ve güzel günler gerçimektedirler. Fakat ikiside çalıştığı için otelden ayrılmak zorundadırlar ve belli bi tarihte bu sefer daha uzun süre beraber olmak şartıyla otelden ayrılırlar. Fakat kadın otele buluşacakları tarihten bir gün önce otele gelir ve otel ogün yanarak kadın ölür. Kadın ölünce adam oturup bunları bir hikaye olarak yaşadıklarını yazar ve sözler günümüzde bestelenir.
Zaten ingilizce bilen arkadaşlar oturup şarkıyı dikkatle dinlerse adamın olanları anlattığımı farkına varacaklardır.

En Onemli An hikayesi

Perşembe, Ocak 8th, 2009

Bir zamanlar bir kralın aklına söyle bir düşünce geldi: “Eğer bir işe
ne
zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli
şeyin ne
olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım.”
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim
kendisine her
iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve
yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir
mükafat vereceğini
ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar
birbirinden tamamen farklı çıktı.
İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek
için
önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve
sıkı
sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler.

“ancak böylece” dediler “her şey tam zamanında yapılabilir”.

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar
verilemeyeceğini,
kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş
olayları
izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka
bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir
kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız
olduğunu;
kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge
kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; “Bir konseyin önünde beklemesi
imkansız
bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir
kişi
anında karar verebilir” dediler. “Buna karar vermek içinse neler
olacağını
önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca
sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen,
sihirbazlara danışmalıdır.

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en
fazla
ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar;
bazılarına
göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre
ise
savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları
dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta
ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar
birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç
kimseye de ödül vermedi.

Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir
münzeviye
danışmaya karar verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan
başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek
kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin
kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp
yola
devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları
kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz
ve
zayıf birisiydi;

küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk
soluğa
kalıyordu.
Kral yanına gelip söyle dedi. “Ey bilge münzevi, size üç sorunun
cevabını
sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl
öğrenebilirim? En
fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem
gereken
insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim isler
nelerdir?”

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya
devam
etti.”Yoruldunuz” dedi kral, ” Küreği bana verin de biraz
dinlenin.”Münzevi,
“Sağ olun” diyerek küreği krala verip yere oturdu.

Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine

cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve söyle dedi:

“Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım.”
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir
saat
daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği
toprağa
saplayıp söyle dedi: “Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap
bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim”.

Münzevi, “Buraya koşarak birisi geliyor” dedi, “bakalım kim?” Kral
arkasına
döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın
karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına
ulaşınca,
kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve
münzevi,
hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara
vardı.
Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin
havlusuyla
sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey
istedi.
Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada aksam olmuş hava
soğumuştu.
Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa
yatırdı.
Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral,
koşuşturmadan ve yapmış olduğu islerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe
çöktü
ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.

Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle
dikkatle
kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın
uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; “Beni affedin” dedi,zayıf
bir
sesle.
Kral, “Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki”
dedi.

“Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum” dedi adam. “Ben,
kardeşimi
astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin
etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi
öğrendim
ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde
dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden
çıkınca
muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım
fakat
yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm.
Ben
sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam
şimdiden
sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı
şeyi
emredeceğim. Affedin beni.”

Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı
için
çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu
gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade
edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı.
Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica
etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları
tarhlara
çiçek tohumlarını ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve söyle dedi: “Sorularıma cevap vermeniz için size
son
defa yalvarıyorum!”
yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini
kaldırıp
krala baktı ve,
“Cevabınızı aldınız” dedi. “Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?” diye
sordu
kral. “Anlayamıyorsunuz” diye cevapladı münzevi. “Dün eğer benim
dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve su
adamın
saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız.

Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi
bendim ve
en önemli isiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza
koşarak
geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer
onun
yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en
önemli
kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı.”

“Bundan sonra şu gerçeği unutmayın:
Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli
vakittir,
çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi,
kiminle
beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp
görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır,

çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.”

Ezginin Yanlisi

Çarşamba, Ağustos 13th, 2008

Bir zamznlar Ezgi adlı bir kız yaşarmış.Bu kız çok yaranazmış.Okul kurallarınada uymazmış.Bu nedenle pek arkadaşıda olmazmış.Bir gün gürültülü bir şekilde koşarken arkadaşı Ela,ya çarpmış.Ela,nın dizi incinmişti.Ezgi onnu umursamayıp koşmaya başlamış.Derse girince öğretmen sormuş Ela neden böyle davranıyorsun ?demiş.Ela bu soruya cevap vermeden sınıftaki yerine geçmiş.Eve gitme zamanı gelmiş.yarın olmuş arkadaşları Ezgi ye küçük bir plan hazırlamışlar ve onunla konuşmamışlar.Ezgi hatasını anla mış her kurala uymuş,iyi bir kız olmuş vebir sürü arkadaşı olmuş mutlu mesut yaşamışlar……

Muzik Bir Sevgidir

Çarşamba, Ağustos 13th, 2008

sevgi kasabası diye biryer varmış orada birbirine çok yakın 5 arkadaş varmış adları birisinin adı yağmur birisinin adı damla birisinin adı deniz birisinin adı nehir birisinin adı ise yaprakmış bunların sesleri çok güzelmiş bu beş arkadaş şehire gidip şarkı söyliyip para kazanırlarmış kazandıkları paranın yarısın yiyecek yarısın giyecek yarısınıda müzik aletlerinin yenilenmesi için kullanıyorlarmış bir gün şehirden geldiklerinde bir bakmışlar paraları yokmuş sonra yaprak oradan paramız çalındı di ye bağırmış yağmur demişki eyvahh napıcaz şimdi kıyafet alamicaz kavalımında sesi pek bozuk çıkıyordu onu değiştiremicem en önemlisi yemek yiyemicem demiş damla üzülme biz şimdiye kadar bütünzorluklardan geçtik yarın şehirde daha çok çalışıp daha çok para kazanırız demiş yağmur offff ya diye bağırmış diyer gün şehire gittiklerinde fazla iş yapamamışlar sadece paraları yiyecek almaya yetmiş bu beş arkadaş çok üzülmüş yapeki yarın yarında hiç iş yapamicaz diye korkmuşlar sonra nehir çok canı sıkılıp dışarı dolaşmaya çıkmış sevgi kasabasında bağırıyorlarmış şarkı yarışması var şarkı yarışması var diye sonra nehir hemen koşup evdekilere haber vermişevdekiler bu bizim için büyük bir şans diye bağırmışlarr damla demişki hadi ozaman gidip ismimizi yazdıralım demiş birde şarkı yarışmasında birinci olana büssürü para ve yep yeni müzik aletleri veriyorlarmış beş kardeş bu duruma çok sevinmiçler ama bide ne gördünler şarkı yarışmasına sadece 1 kişi katılırmış yani gurup olarak katılamıyacaklardı bu onların sevincini çok kırdı yaprak iyi o zaman bizde teker teker katılırız dedi arkadaşları birden olur diye bağırılar yarışma iki gün sonraydı hepside çok heycanlıydı geceleri yatamıyorlardı yarışma hazırlanırken kendi içlerinden bu yarışmayı ben kazanıcam die söleniyorlardıyarışma günü gelmişti orada büssürü yarışmacılar vardı ama sonra sadece 5 yarışmacı kalmıştı onlarda yağmur damla yaprak nehir ve denizdi juriler bu beş yarışmacıdan kimi seçiceklerini şaşırmışlardı juriler kendi aralarında konuşarak birdah şarkı söyleyin dediler bu beş arkadaş birbirine çok sinirlendi adeta birbirlerine düşman olmuşalardı bu beş arkadaş juriler şaşkındı kimi sececeklerini bilmiyorlardısanki hepsinin sesi doğadan gelen sesti juriler gülmeye başladı yaprak neden gülüyorsunuz dedi juriler size gülüyoruz hepinizin sesi bukadar güzel olduğunu biliyorsun o halde neden bu yarışmaya girdiniz kavga edeceğinizi hiç düşünmedinizmi hepinizi 1. yapıyoruz diyerek sözü bitirdiler ama deniz olmaz öyle şey bir birinci seçicekseniz seçin birimizi dedi yaprak deniz noluyorsana dedi yok birşey dedi deniz yağmurda dediki biz arkadaşız zaten bu yarışmaya biz şehirde iş yapamadık paramız yok die girdik kavga etmek için girmedikki deniz galiba haklısın dedi böyle davranmamam gerekiyordu deyim ödüllerini aldılar sonra hepsi şarkı söyleyerek mutlu mesut yaşadılar ………..

Altin Balik

Çarşamba, Ağustos 13th, 2008

Bir zamanlar,deniz kenarında küçük kulübelerinde yaşayan bir balıkçı ile karısı varmış.Balıkçı fakir olmasına fakirmiş,ama elindekilerede yetinmesini bilen biriymiş.Oysa karısıhiçbir şeyle mutlu olmayan,her zaman daha fazlasını isteyen tamahkar bir kadınmış.
Bir gün balıkçı,herzamanki gibi günlük rızkı çıkarmak için balık tutmaya gitmiş.Ağını suya bırakmış.Sonrabir taşın üzerine oturarak beklemeye başlamış.
Bir süre sonra ağını çekmiş.Ağındaki balığı görünce biraz garipsemiş.

Kurbaga Prens

Çarşamba, Ağustos 13th, 2008

Bir zamanlar yedi güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! “Topum gitti!” diye ağlamış kız. “Ben senin topunu getiririm,” demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. “Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, ” diye devam etmiş kurbağa. “Tamam ” demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona geri vermez koşarak saraya dönmüş.

Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. ” Kim o?” diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. ” Söz sözdür kızım,” demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.

Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, ” ya ben ne olacağım? ” diye vraklamış. Kral kızına, “Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma” demiş.Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. ” Yastığına gelmek isterim demiş,” kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış.

Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. “Korkma, ” diye gülümsemiş. ” Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabiliriz. Hem bak artık bir kurbağa değilim.” Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışla

Kutuk

Çarşamba, Ağustos 13th, 2008

ALACAKARANLIK içinde sivri, siyah bir kayanın belli belirsiz hayali gibi yükselen Şalgo Burcu uyanıktı. Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu halinde her tarafa yayıyor… Kederli bağrışmalarıyla ölümü hatırlatan küfürbaz karga sürüleri, bulutlu havanın donuk hüznünü daha beter artırıyordu. Mor dağlar gittikçe koyulaşıyor, gittikçe kararıyordu. Yamaçlardaki dağınık gölgeler, kuşsuz ormanlar, hıçkıran dereler, kaçan yollar, ıssız ko rular, sanki korkunç bir fırtınanın gürlemesini bekliyorlardı.
Burcun tepesinde beyazlı siyahlı bir bayrak, can çekişen bir kartal ıstırabıyla, kıvranıyordu. İki bin kişilik muhasara ordusunun çadırları, kaleye giden geniş yolun sağındaki büyük dişbudak ağaçlarının etrafına kurulmuştu. Yerlere kazıklanmış kır atlar, yabancı kokular duyuyor gibi, sık sık başlarını kaldırarak kişniyorlar, tırnaklarıyla kazmaya çalıştıkları toprakların nemli çimenlerini otluyorlardı. Dallarda kırmızı çullar, sırmalı eğerler asılı duruyordu. Cemaatle kılınmış akşam namazından dağılan askerler, çadırların arasından gürültü ile geçiyorlardı. Kısa emirler, çağırılan isimler, bir kahkaha, bir söz… başlayacak suskunluğu bozuyor, atların yanında itişen birkaç gencin şen naraları duyuluyordu. Çifte direkli yeşil çadırın kapısı önüne serilmiş büyük bir kaplan postu üzerinde kehribar çubuğunu fosur fosur çeken koca bıyıklı, iri vücutlu, ateş nazarlı şair kumandan, gözlerini, alacağı kalenin sallanan bayrağına dikmişti. Karşısında diz çökmüş kâhyasının anlattıklarını dinliyordu. Ordugâha yarım saat evvel dörtnala gelen bu adam, yaşlı, şişman bir askerdi. İşte kaç hafta oluyor, kumandanının “Göndersdref Baronu Erasm Tofl u beraber vurmak” teklifini içeren mektubunu tek başına, Hadım Ali Paşa ya götürmüştü. Ama, paşa çok meşguldü. Zaman bulup cevap verememişti. Dregley Kalesini sarıyordu. Kuşatmanın başlangıcından sonuna kadar hazır bulunan kahya, şimdi orada gördüklerini söylüyordu; bu kale sarp, gayet dik bir kayanın üzerine yapılmıştı.
Arslan Bey sordu:
“Bizim kaleden daha yüksek mi?”
“Daha yüksek beyim.”
Kumandanın, “Bizim kale” dediği, henüz çırpınan bayrağına hasretle baktığı Şalgo Burcu idi. Fakat o, burasını birkaç gün içinde zaptedeceğini iyice biliyordu. Daha birkaç hafta önce Boza Kulesi nde hücumlarına karşı durmak isteyen Adrenaki, Mihal Terşi, Etiyen Soşay, nasıl kendisine kuleyi teslim etmişler; nasıl kahramanlığını, cesaretini alkışlayarak iyi davranışına teşekkürler ederek çekilip gitmişlerdi…
“Ben, bir kalenin karşısında çok duramam” dedi, “Hiç sabrım yoktur. Ama Ali Paşa çok sabırlı maşallah!”
Kâhya başını kaldırdı:
“O da sabırsız… Ama ne yapsın? Dregley, pek yalçın, pek sarp… Borsem Dağları içinde baş kale bu imiş diyorlar.”
“Paşa, muhafızlara önce teslim teklif etmedi mi?”
“Etti. ”
“Kabul etmediler mi?”
“Hayır, etmediler.”
“Kalenin kumandanı kimdi?”
“Zondi isminde bir kahraman…”
“Ben onların kahramanlıklarını bilirim. Verdikleri sözü tutmazlar… Vire yi bozarlar. Elçiye hakaret ederler.”
“Hayır, Arslan Bey, Zondi bildiklerinizden değil. Çok mert bir adam. ”
“Paşa, teslim teklifini kiminle gönderdi?”
“Papaz Marten Uruçgalo ile…
“Ne ise… Türk elçi gönderseydi, mutlaka kafasını keserler, kale bedenlerinden aşağı fırlatırlardı.”
“Paşa Türk elçisi gönderseydi, Zondi bunu yapmazdı.”
“Ne biliyorsun?”
“Papaz Marten e söylediği sözlerden anladım?
“Ne demiş?” .
“Demiş ki; git, paşaya söyle. Bana teslim teklif etmesin. Bir askere bundan büyük hakaret olamaz. O nasıl savaş adamı ise, ben de savaş adamıyım. Ya ölürüm, ya galip gelirim. Ama görüyorum ki, benim işim bitti. O durmasın, bütün kuvvetiyle hücum etsin. Ben mutlaka, yıkılacak kalenin taşları altında kalmak isterim.”
“Sahi, namuslu bir askermiş…” Kâhya;
“Yalnız namuslu bir asker değil, Arslan Bey” dedi, “Hem de gayet yüce ruhlu bir mert.”
“Nasıl?…”
“Bakın anlatayım. Papaz Marten, ordugâha ret haberini getirmek için dönerken, Zondi onu tutmuş. Eskiden esir aldığı iki Türk delikanlısını yanına getirmiş. Bunlara gayet kıymetli erguvani elbiseler giydirmiş. Ceplerini altınla doldurmuş. Al bunları paşaya götür. Benimle beraber ölmelerini istemiyorum. Çok yiğit gençlerdir. Terbiyelerine dikkat etsin. Devletine iki büyük asker yetiştirmiş olur demiş.”
“Sahi yüce bir adammış…”
“Sonra, elimize diri geçen esirlerden işittik: Kalenin avlusuna silahlarını, gümüş takımlarını, en kıymetli eşyalarını yığarak, yakmış. Ahırındaki savaş atlarını, ağlayarak, kendi eliyle öldürmüş. Son hücumda bizim asker, kalenin kapısını zorladı. Kırdı. Yeniçeriler, bir kurşunla yaralanan Zondi yi diri diri yakalamaya çok çalıştılar. Ama mümkün olmadı. O, diz üstü sürünerek, her tarafı kılıçla, mızrakla delik deşik olup, ölünceye kadâr vuruştu.”
“Demek paşa, bu mert düşmanla konuşamadı.”
“Evet, konuşamadı. Vücudu ile kesik başını kalenin karşısına gömdürdü. Mezârının üstüne bir mızrak, bir bayrak dikilmesini emretti.”
“Aşkolsun! Ben olsam bir türbe yaptırırım vallahi…”
Arslan Bey, düşmanın cesurunu, kahramanını, yılmazını severdi. Onca, savaş bir mertlik sanatıydı. Düşman ordusundan kaçıp, kendisine iltica edenlere hiç aman vermez, Hain, her yerde haindir diye hemen boynunu vurdururdu.
Ortalık bütün bütün kararıyor, gece oluyordu.
Kâhya, uzun uzadıya anlattığı Dregley Kalesi nin hikâyesini hâlâ bitiremiyordu. Yatsı namazı için aptes suyu taşıyan angaryacılar, meşalelerle geçmeye başladılar. Arslan Bey, Şalgo nun, ıslanmış, hasta, ateşböcekleri gibi sönük sönük parlayan ışıklarına bakıyor, kâhyanın sözlerini işitmeyerek, kendi planını düşünüyordu. O biliyordu; düşmanların hepsi Zondi gibi, Plas Batanyus gibi, Lozonci gibi kahraman değildi. İçlerinde tavşan kadar korkakları da vardı. Mesela Seçeni Kalesi nin muhafızları, daha Ali Paşa yaklaşırken, toplarını, tüfeklerini, cephanelerini, erzaklarını, mallarını, hattâ ihtiyarlarını, çocuklarını bırakıp, bir kurşun atmadan kaçmışlardı. Birkaç güne kadar burası da alınınca Holloko, Boyak, Sağ, Keparmat kaleleri kalıyordu. Ama Allah kerimdi.
“Hepsinin alınması belki bir ay sürmez…” diye mırıldandı. Kâhya, kumandanın ne düşündüğünden haberi yoktu. Anlamadı. Sordu:
“Bu kalenin alınması mı beyim?”
“Hayır, canım… Bu, birkaç günlük iş! Hele hava biraz kapansın… Fulek e kadar dört beş kale var… Onların hepsini diyorum.”
“Bir ayda dört beş kale… Bu güç beyim.”
“Niçin?”
“Daha bu kaleye bir tüfek atılmamış… Ben attan inerken yoldaşlar söylediler.”
“Ben burasını, bir kurşun atmadan alacağım.”
“Nasıl beyim?”
“Senin aklın ermez. Hava biraz kapansın, görürsün…”
“Hiç topa tutmadan hücum mu edeceğiz?”
“Hayır.”
“Ya ne yapacağız?”
“Havanın kapanmasını bekle, dedim ya… Göreceksin…”
Arslan Bey, planlarını en yakın adamlarından bile saklardı. “Yerin kulağı var” derdi. Ağzından çıkan bir sır mutlaka işitilecekti. Kâhya gibi bu sessiz, bu manasız beklemeden bütün askerler sıkılıyorlar, bir şey anlatmıyorlardı. Kumandanın yardım, cephane, top beklediği söyleniyordu. İhtiyar sipahiler, “Biz burasını yardım gelmeden alamaz mıyız? İki top yetmez mi? Ne duruyoruz?” diye
çadırlarında dedikodu yapıyorlardı. Buraya gelindiği günden beri askeri istirahat ettiren Arslan Bey, her sabah erkenden atına biniyor, tek başına gerilerdeki ormanların içine dalıyor, saatlerce kalıyor, gülerek dönüyor.
“Hava bozmayacak mı? Ah, biraz sis olsa…” diye gözlerini gökten, kalenin sallanan bayrağından ayıramıyordu.
İşte kâhyanın getirdiği mektupta Ali Paşa da teklifini kabul ediyordu. Onunla birleşince ordusu yedi bin kişi kadar olacaktı. O vakit şüphesiz Tofeli, Pallaviçini yi diri diri esir tutabilecekti.
Koyu karanlık içinden uzaktan uzağa Şalgo Burcu ndaki nöbetçilerin attıkları acı naralar, acı köpek ulumaları işitiliyordu. Gökte hiç yıldız yoktu. Arslan Bey, hademesinin tuttuğu billur bardaktaki yakut suyu içti. Yeniden doldurulan çubuğunu çekiyor, kâhyasıyla öteden beriden konuşuyordu. Konuşurken düşündüğü hep kendi planıydı. Yine göğe dalmıştı. Birdenbire sordu:
“Hava kapanıyor gibi, değil mi?”
“Evet.. ”
“Bakalım yarın…”
“Hücum mu edeceğiz beyim?”
“Hayır canım, hava bozsun, görürsün.”
Kâhya, yine bir şey anlamadı…
Bir sabah…
Binlerce bacadan henüz tütmüş soğuk, nemli bir duman kadar koyu bir sis her tarafı kaplamıştı. Ordugâh, sancaklar, tuğlar, çadırlar, dişbudak ağaçları, atlar, hiç, hiçbir şey görünmüyordu. Evvela birbirlerini çağıranların sözleri duyuluyor, sonra iki hayal, ses yordamıyla bu beyaz karanlığın içinde buluşuyordu. Arslan Bey atını hazırlatmıştı. Yine yapayalnız, her günkü gittiği yere doğru kaybolacaktı.
O kadar neşeli idi ki…
Bütün subayları, çavuşları çağırttı. Hepsi hücum var sanıyordu. At divanı yapar gibi, bir ayağı yerde, bir ayağı üzengide.
“Ağalar” dedi. “Bugün kaleyi alacağız. Ben iki saate kadar geleceğim. Şimdi hepiniz hazır olun.”
Nihayetleri görünmeyen beyaz, büyük sakalının çerçevelediği yüzü sis içinde asılı duruyor sanılan ihtiyar topçubaşı sordu:
“Siz gelmeden ben dövmeye başlayım mı, beyim?”
Arslan Bey güldü:
“Hayır… Senin iki topunun güllelerine ihtiyacımız yok. Yalnız bize çok gürültü yap.”
“Nasıl gürültü beyim?”
“Toplarını boşuna yerinden kımıldatma. Topçularını kalenin bedenlerine doğru yaklaştır. Avazları çıktığı kadar, Heya, mola, yisa!.. diye bağırt!”

“Anlamıyor musun? Yalnız gürültü istiyorum.”
“Pekâlâ beyim.”
Sonra diğer subaylara döndü:
“Siz de bütün askerlerinizi savaş düzeniyle bunlara yaklaştırın. Mümkün olduğu kadar çok gürültü yaptırın Heya, mola… çektirin. Angarya naraları attırın. İş türküleri söylettirin.”
İhtiyar topçubaşı gibi subaylar da, çavuşlar da, bu emirden bir şey anlamadılar. Fakat onlar anlamadan yapmasını pek iyi bilirlerdi.
“Baş üstüne, baş üstüne…”
“Haydi, ama çabuk…”
Hepsi iki adım ayrılınca sisin içinde görünmez oldular. Arslan Bey tepinen atına binince yuları tutan kâhyasına;
“Sen de koş, yanına bir adam al, gerideki Değirmenli Çiftliği nde biriktirdiğim elli mandayı hemen buraya sür. Burca giden yolun yanında hazır tut… Orada beni bekle. Haydi!”
“Başüstüne…”
“Ama çabuk…”
Hızla mahmuzlanan azgın at, şaha kalkarak sisin içine atıldı. Üzerindeki sırmalı kaftanın etekleri altın kanatlara benzeyen Arslan Bey le bir masal kuşu gibi uçtu.
Biraz sonra…
Nereden geldiği belli olmayan derin bir gürültü sis içinde kaynıyor; ileri geri, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, dalgalanıyordu. Kös, kalkan, boru sesleri at kişnemelerine karışıyor; alınan emirler, verilen kumandalar yüzlerce ağız tarafından ayrı ayrı tekrarlanıyordu. Bastıkları yerleri görmeyen askerler, savaş düzeninde bağrışarak, duyduklarını tekrarlayarak, dirsekleriyle, kalkanlarıyla birbirlerine dokunarak duman içinde ilerliyorlardı.
Sağ taraftan topçuların “heya, mola”ları işitiliyordu. Etrafını saran gürültüden hücumun başladığını kale de anladı. Boru, trampet, hurra sesleri aksetmeye, tek tük tabanca tüfek atılmaya başladı. Gözcüler kale bedenlerinin dibine kadar gidip geliyorlardı. Safların arasında topçubaşının büyük bir lağım açtığı söyleniyordu.
Askerler, subayların emriyle oldukları yerlerde bağdaş kurmuş bekliyorlar, gürültü ediyorlardı.
Nihayet, Arslan Bey, terden sırılsıklam olmuş atı ile duman içinde savaş sıralarının arasında, adım adım göründü. Her adımda;
“Yiğitlerim!… Sis açılmaya başladı mı hemen susun. Hep birden ayağa kalkın, hücum edecek gibi durun. Ama ileri gitmeyin. Ateş de açmayın. Ben düşmana teslim teklif edeceğim…” diyordu.
Topçuların, topçulara karışan angaryacıların “heya, mola” naraları gittikçe artıyor, büyüyor, tüyleri ürpertecek heyecanlı yankılarla görünmeyen dağları, taşları inletiyordu.
Öğleye doğru sis açılmaya başladı. Askerler, sallanan siyahlı beyazlı bayrağı ile Şalgo yu bir hayal gibi gördüler. Sesler kesildi. Kuzeyden esen bir rüzgâr dumanları dağıtıyor; gerilere, ormanlara doğru sürüyordu.
Artık herkes birbirini görüyordu.
Kaleye pek yaklaşmıştı. Askerler, gözleriyle kumandanlarını aradılar. O burç kapısına giden yolun gediğinde atıyla dolaşıyordu. Gediğin önünde büyük bir manda sürüsü vardı. Burcun tepesinde, siperlerin arasında, kalkanlı, tüfekli adamlar geziniyordu.
Cesur Arslan Bey, kır atını ileriye sürdü. Kaleye yüz adım kadar yaklaştı. Arkasındaki kâhyasıyla, genç tercüman koştular… Gür sesiyle haykırdı:
“Hey bre Şalgo muhafızları!… Ben, padişahımın dedesine sizin kralınızın memleketlerinden büyük yerler zaptetmiş Bosna Valisi Yahya Paşa nın torunlarındanım. Atam Hamza Bali Bey, daha on dört yaşında iken sizin ordularınızı perişan etmiş, Viyana kuşatmasında, Viyenberg önünde şan almıştır. Ben, hangi kaleye gittimse geri dönmemişim, daha geçen gün iki küçük topla Boza Kalesi ni yerle bir ettim. Mihal Terşi, Etiyen Soşay, Andrenaki gibi kahramanlarınıza canlarını bağışladım. Vadiye çekildim. Gerip gitmeleri için yol vardım. Haydi gelin. Siz de teslim olun. Boş yere kanınızı döktürmeyin…”
Kale ile beraber bütün ordunun işittiği bu teklifi, tercüman, avazı çıktığı kadar bağırarak tekrarladı.
Derin bir sessizlik…
Arslan Bey in atı duramıyor, şaha kalkıyor, sağa, sola tepiniyordu, kâhya, dizgininden tutmaya çalışıyordu.
Burcun tepesinden bir cevap verdiler. Tercüman tekrarladı:
“Ne gibi şartlarla, diyorlar beyim.”
Arslan Bey, deminkinden daha sert bir sesle haykırdı:
“Şartım filan yok. Biz teslim olanın canına kıymayız. Teslim olmazsanız, beş dakika sonra kalenin içinde bir canlı adam kalmaz. Karşınızdaki yolun gediği üzerinde gördüğünüz nedir? Anlamıyor musunuz? Babalarınızdan işitmediniz mi? Elli manda ile buraya getirdiğim bu topun iki güllesiyle binlerce Şalgo kuvvetinde olan İstanbul kaleleri tuzla buz oldu. İşte İstanbul u alan bu top… Bir kere ateş edeceğim. İkinci atıma gerek yok. Ne kaleniz kalacak, ne de kendiniz. Acıyorum size…”
Genç tercüman, bu sözleri, yine avazı çıktığı kadar tekrarlarken, bütün askerler, gözlerini yolun gediğine çevirdiler. Mandaların yanında, uzun, büyük, gayet büyük, gayet kalın, gayet siyah müthiş bir topun korkunç bir ejderha gibi uzandığını gördüler. Safların arasında sevinç sadaları yükseldi. Herkes Arslan Bey in bir haftadır ne beklediğini şimdi anlıyordu. Demek bu top geliyormuş…
Biraz sonra…
Şalgo nun tepesinde, şan, namus kefeni olan uğursuz beyaz bayrak dalgalanıyordu. Demir kapılar açılmıştı. Korkudan sapsarı kesilen tuğla kumandan, altın kılıçlı asilzadeler, zırhlı şövalyeler, Arslan Bey in önünde dize gelmişlerdi. Silahları alınan düşman ikişer ikişer bağlanıyor, takım takım ordugâhın arkasına götürülüyordu. Kalenin içindeki kıymetli şeylerden bir dağ ortada kabarıyor; al yeşil bayraklarla kalenin tepesine dolan askerler bağırışıyorlar, aralarındaki dervişler, bedenlerden sarkarak ezan okuyorlar, tekbir çekiyorlardı.
Teslim olan kumandanla erkânına Arslan Bey;
“Korkmayınız. Hayatınız bağışlanmıştır. Biz Vire yi bozmayız. Gelin, size elli manda ile buraya getirdiğim topu seyrettireyim…” dedi.
Tercüman bunu tekrarlayınca hepsi birbirlerine bakıştılar. Bu müthiş, bu korkunç aleti yakından görmeyi hem merak ediyorlar, hem çekiniyorlardı. Arslan Bey in arkasına takıldılar. Büyük topa doğru yürüdüler. Yaklaşınca Arslan Bey;
“İşte” dedi, “Sizin böyle topunuz var mı?”
Düşman kumandanı tercümanla cevap verdi:
“Hayır.”
“Niçin yapmıyorsunuz?”
“Bilmiyoruz.”
Genç irisi bir şövalye tercümana bir şeyler sordu. Arslan Bey;
“Ne diyor?” dedi.
“Bey bu topu kaç günde İstanbul dan buraya getirmiştir, diyor.”
“Sen de ki: İstanbul dan getirmemiş. Burada bir hafta içinde kendisi yapmış.”
Tercüman bu sözleri söyleyince esirler afallaştılar. Arslan Bey, daha ziyade yaklaşıp elleriyle yoklamalarına, daha yakından görmelerine müsaade ettiğini söyledi. Mağrur kumandan, kahraman asilzadeler, cesur şövalyeler, büyük topun etrafında toplandılar. Bir elini hançerinin elmas sapına dayayan Arslan Bey, öteki eliyle, gülümseyerek pala bıyıklarını büküyor, arkasındaki kâhya, başını kaşıyarak gülmekten katılıyor, tercüman aptallaşıyordu. Yirmi adım uzakta duran mızraklı nöbetçiler de gülüşüyorlardı. Esirler topa elini sürdüler. Deliğini aradılar. Bulamayınca sarardılar. Sonra kızardılar. Birbirlerine bakıştılar. Öyle kaldılar. Kolların, çaprazlayarak yere bakan kale kumandanı titreyerek mırıldandı. Arslan Bey, tercümana baktı;
“Ne diyor?”
“Bu mertlik değil… diyor.”
“Ona sor ki: Henüz bir kere patlamayan bir toptan korkarak, hemen teslim oluvermek mi mertliktir?”
Tercüman sordu.
Kale kumandanı, gözlerini yerden kaldırıp cevap veremedi. Asilzadeler, şövalyeler, birbirlerinin yüzlerine bakmaya cesaret edemediler, ani bir ölüm darbesiyle vurulmuş gibi oldukları yerde donup kaldılar.
Bir güllesiyle kaleyi yıkacak olan bu korkunç top, siyaha boyanmış kocaman bir kütükten başka bir şey değildi!…

Babami istiyorum Hikayesi

Çarşamba, Aralık 19th, 2007

Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.

Çocuk babasına, – “Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun” diye sordu…

Zaten yorgun gelen adam, “Bu senin işin değil” diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk “Babacım lütfen, bilmek istiyorum” diye üsteledi.

Adam : – “İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon” diye cevap verdi.

Bunun üzerine çocuk “Peki bana 10 milyon borç verir misin” diye sordu.

Adam iyice sinirlenip, “Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat” dedi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.

Adam sinirli sinirli: – “Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder.” diye düşündü.

Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, “Belki de gerçekten lazımdı”…

Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı…

Yatağında olan çocuğa, “Uyuyor musun” diye sordu. Çocuk “Hayır” diye cevap verdi…

- “Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim” dedi…

Çocuk sevinçle haykırdı, “Teşekkürler babacığım”…

Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.

Bunu gören adam iyice sinirlenerek, “Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?…

Benim, senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok” diye kızdı…

Çocuk : – “Param vardı ama yeterince yoktu ” dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;

- “İşte 20 milyon…

- “Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?…”

imkansizim

Çarşamba, Aralık 19th, 2007

ŞUAN SENİ UZAKTAN İZLİYORUM SEVGİLİM
BİLİYORUM BENİM DEĞİLSİN
SEN ŞUAN BAŞKASININ KOLARINDASIN
BU BANA ACI VERİYOR SEVGİLİM
AMA GENEDE SENİ MUTLU GÖRMEK YÜREĞİM SANCISINI BİRAZDAHA AZALTIYOR
SENDEN BANA HATIRA KALAN TEK BİR ŞARKI
ŞUAN SENİN ŞARKINI DİNLİYORUM İMKANSIZIM
SENİ İLK GÖRDÜĞÜM GÜNÜ DÜŞÜNÜYORUM
ODADAN ONLA GİRDİĞİN ZAMANI
ÖYLE BİR BAKMIŞTINKİ BANA O AN AŞIK OLDUM ZATEN SANA
ÇOK MASUM VE İÇİNDE FIRTINALAR KOPAN BAKIŞLARIN VARDI
AŞIK OLMAM DİORDUM AMA OLUNUYORMUŞ BE İMKANSIZIM
O GÖZLERER BAKAN KİİM AŞIK OLMAZKİ
AMA SENİ ONLA GÖRMEK BENİ ÖLDÜRÜYOR IMKANSIMIZ
SANA İMKANSIZIM DİORUM ÇÜNKÜ BENİM İÇİN İMKANSIZSIN
ZATEN İMKANSIZ OLDUĞUN İÇİN AŞIĞIM SANA
HEP BİRLİKTE OTURURKEN ŞARKINI SÖYLEDİĞİN GÜNÜ
HATIRLIYORUMŞARKININ BİR NAKARATINI BANA BAKARAK SÖYEMİŞTİN HATIYORLUMUSUN BİLMİYORUM(SENİ SEVDİĞİM İÇİN HİÇ KİMSEYİ SEVMEDİM ŞİMDİ AÇIKLI TÜM ŞARKILAR BANA) ŞARKIYI SÖYLERKEN ÖYLE BİR BAKTINKİ GÖZLERİME
SANA OLAN AŞIK DAHADA ALEVLENDİ ŞİMDİ ARTIK BUAŞKI TAŞIYAMAZ OLDUM SEN YOKSUN TEK BAŞINA BEN SNEİ YAŞIYORUM GÜCÜM KALMADI BE İMKANSIZIM
OKADAR ÇOK İSTİYORUMKİ YANINA GELE BİLMEK BİRAZDA OLSUN SENİ UZAKTAN İZLEMEK O YANINDA OLSADA
AŞK BÖYLE BE İMKASIZIM KENDİNDEN ÇOK BİR BAŞKASINI SEVİYORSUN KENDİNDEN ÇOK BİR BAŞKASINI DÜŞÜYÜYORSUN
SENDEN SADECE TEK BİR İSTEĞİM VAR İMKANSIZIM HEP O GÜZEL GÜLÜŞÜNLE GÜLÜCEKSİN HEP MUTLU OLUCAKSIN BBU SÖZÜ VER BANA İMKANSIZIM
EYER BİRGÜN AĞLAMAK İÇİN BİR OMUZ ARASAN BENİ BUL OMUZLARIM HERZAMAN SENİN BEN BIRAKTIĞIN YERDEYİM BEN GİDİYORUM ŞİMDİ İMKANSIZIM KENDİNE ÇOK İYİ BAK BEN YANINDA OLAMİCAM ELVEDA İMKANSIZIM

nur yazarı